Jodorowsky’nin ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ı

Jodorowsky’nin ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ı

‘Kutsal Dağ’, ‘Santa Sangre’ gibi filmlerle tanınan Şilili yönetmen, yazar Alejandro Jodorowsky’nin otobiyografik romanı ‘Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer’, absürd ama aynı zamanda büyüleyici bir karnaval havası taşıyor. Tıpkı Jodorowsky’nin filmleri gibi.

Eğer ‘Santa Sangre’, ‘Kutsal Dağ ya da ‘Gerçeğin Dansı’nı izlediyseniz kitabı okurken her şey çok daha tanıdık gelecektir. Zira Jodorowsky yarı otobiyografik olarak tanımlanabilecek kitabında yarattığı atmosferle hızlıca büyülü dünyasına çekiyor okurunu. Yine filmlerinden çokça aşina olduğumuz tuhaf, meczup, çilekeş, ucube, grotesk karakterlerle örülü bir yaşantı söz konusu. Kendini arı pelerinin içine gizlemiş bir dede, pirelerine takla atmayı öğretmeyi kendine iş edinmiş bir nine, bir yılanın kucağında kendinden geçen bir amca, dışlanmış fahişeler, aslanıyla hayat üzerine tartışmaktan geri durmayan aslan terbiyecisi… Söz konusu Jodorowsky olduğunda herhangi bir ‘Hayal mi gerçek mi?’ sorgulamasına mahal vermeyecek kadar doğal her biri üstelik. Devasa bir sirkin içinde, realizm ve sürrealizm arasında bir göz kırpışı mesafede olup bitiyor ne oluyorsa.

Kitap beş bölümden oluşuyor. İlk bölüm ‘Babamın Kökleri’, Tanrı’ya öfke ve ağıt bölümü olarak tanımlanabilir. Jodorowsky’nin büyükannesi Teresa’nın oğlunun ölümünün ardından çektiği ıstırabı Tanrı’ya öfkesini haykırıp, bundan böyle inançlı olmayı reddederek başkaldırdığı bölüm. Tanrı’nın elini üzerinden çektiği Jashe’nin hikâyesinin anlatıldığı ‘Annemin Kökleri’nde ise tam tersi söz konusu. İlk bölümdeki inkâr, ikinci bölümdeki kabullenme, üçüncü bölümde Ukrayna’dan Şili’ye uzanacak göçün de başlangıç noktası oluyor. ‘Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer’ bir göç hikâyesi en temelde. 1920’lerde Avrupa’daki politik ve kültürel ayaklanmanın, antisemitist hareketin göbeğinde kimliğini saklayarak göçmek durumunda bırakılan bir ailenin hikâyesi anlatılan.

Son iki bölümse ekonomik krizin tüm dünyada en ağır şekilde yaşandığı 1929’da Jodorowsky’nin Şili topraklarında dünyaya gelişini anlatıyor. Kitaptaki en kritik karakterlerden biri Rabbi de bu son iki bölümde ortaya çıkıyor. Rabbi sadece Jodorowsky’nin görebildiği bir ruh. Fakat aynı zamanda göçle beraber yitirilen köklerin ve tarihin yani geleneğin kendisinin de sembolü. Tarihte kaybedilen ne varsa onun içsel hatırlatıcısı ve rehberi hatta. Rabbi önemli çünkü Jodorowsky’de görmeye alışık olduğumuz ‘Tanrı nerede?’ sorusunun bir yansıması.

Jodorowsky’nin çocukluğunda içine sokulduğu arızalı din eğitimi ve Tanrı’yı sorgulayışı kutsal kitaba meydan okurcasına çilekeş aile geçmişinde kendine yer buluyor. Yıldızlardan en küçük toz zerresine dek her şeyin dans ettiği bir evrende bir noktadan diğerine süregelen yolculuk Ukrayna’dan Şili’ye bir izdüşüm mesafesinin çok daha ötesinde.

Bu bir aile tarihi anlatısı olsa da, ‘geçmiş’ dediğimiz Jodorowsky’nin deyişiyle sürekli değişen bir icat. Geçmişin icadı onu hatırlayan bellekten azade değil. Bu yüzden Jodorowsky anlatısını mitik bir yerden kuruyor. Bu haliyle kitap mitolojik bir hikayeyi andırıyor.

Kitabı okurken ilk aklınıza gelen Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanı oluyor. Fakat Jodorowsky bir röportajında bu konuyla ilgili çok net bir çizgi çekmiş. “Ben büyülü gerçekçilik hakkında yazmıyorum, ben gerçek büyüden bahsediyorum. Çünkü büyü dediğimiz şey aslında her yerde, fakat biz onu nasıl göreceğimizi bilmiyoruz.”
Kitaptaki her şey mucizevi ama aynı zamanda gerçek; alametifarikası da burada!

Hülya Avtan

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: